6 Ağustos 2013 Salı

Onpunto Anketi


Serdar Temiz’in sorularını yürüttüm ve bir de kendim yanıtladım:

1-       Onpunto'da yazma nedeniniz?

Bloglarda yazmaya, ilkin Blogcu’da, sonra Milliyet Blog’da, en son da Onpunto’da başladım. Bunların dışında İngilizce olarak, Blogger’da 3 tane olmak üzere, 6 tane internet sayfam var. Onpunto’yu Milliyet Blog’dan okudum. Çoğulluk olsun istedim. Önce yapmıyordum, şimdi aynı yazıyı 3 bloga da koyuyorum ve bambaşka tepkiler alıyorum. Onpunto, yarışmaya girmeyi ve birilerini geçip para kazanmayı düşündüğüm ilk yer oldu. Henüz para kazanamadım ama hiç olmazsa puan alabiliyorum.

2-       Mesleğiniz? (Profesyonel olarak gazetecilik yapıyor musunuz?)

Mezuniyetim işletme, uzmanlığım ticari bankalar. Eğer öyle yapsaydım, banka batıranlardan biri olacaktım ki onların epeyi bölümdaşımdır. Hiç işletmecilik yapmadım. Lisansımı 10 yıla uzatıp, sonra sokağa düştüm. 20 yıldır seyyar satıcıyım (kitap, efemera), yani aslında işsizim. Barmenlikten çevirmenliğe 20 işte çalıştım. Asıl işim yazarlık ama ondan yalnızca 1 tek kez telif ücreti aldım, 100 küsur matbu, 400 küsur internette makaleden söz ediyoruz. 24 yıldır yazılarım yayınlanıyor. Basılmış 3 kitabım var. Gazetecilik, köşe yazarlığı, akil yazarlık sevdiğim bir altalan. Gelecekbilim veya modern dans gibi bazı sapa konularda, 1 kitaptan fazla hacimde makale yazmış tek Türk yazarım. Profesyonel gazeteci değilim.

3-       Yazdığınız konuları neye göre seçiyorsunuz? Gündemdeki konular mı, yoksa kendi gündeminizdeki konular mı?

100-500 arası kitap taslağım var. (100’ünü bitirdim.) Herhangi bir anda 10’un üzerinde temel konum vardır. Sürekli günce tutarım. Güncelerim deneme üslubundadır. Gündemdeki konuları sürekli yazarım. Konu seçimim biraz da içsel, burnum nerede koku alıyorsa, o yöne gidiyorum gibi. Örnekse, ABD ile kapışacağımızı 1999’da yazdım. Şimdi ise, TC’nin emperyalistliğinin atacağı ilk 1-2 takla ilgimi çekiyor, çünkü bundan sonraki rota, o yalpalarda ortaya çıkacak (bakınız kaos matematiği). PKK ile savaşta 1-2 yıl içinde çok büyük 1 gaf ve çok büyük 1 başarı umuyorum (buna ABD-İran savaşı almaşıkları ve girişim saçakları dahil değil). Dolayısıyla, yazdıklarımı hem kendim, hem de gündem birarada belirliyor, diyebilirim.

4-       Güncel konulardan bahsederken kaynak olarak gazete, tv, radyodan mı yararlanıyorsunuz?

Genel kültürüm geniştir. İngilizce de biliyorum. Herhangi bir konuda tüm kaynaklara çabucak ulaşabilme yetim var. Tüm temel ve insansal bilimlerde üniversite 2. sınıf düzeyinde bilgim var. İnternette sürekli izlediğim 20’nin üzerinde haber sitesi var. Günde 10’a varan gazeteyi düzenli olarak internetten okuyorum. Televizyonum yok, hiç olmadı. Başvuru kitaplarından oluşan 1.000 kitaplık bir kütüphanem var.

5-       Gazetecilik yaptığınızı düşünüyor musunuz?

Araştırmacı anlamda evet. Muhabirlik alanında çok az. Söyleşi / röportaj alanında az. Köşe yazarlığı anlamında evet. Uzmanlık anlamında evet.

6-       Onpunto size neyi sağladı? Mesela, fikirlerinizi ifade etmeyi mi? Yeni arkadaşlar edinmeyi mi, yazma arzunuzu gidermeyi mi?

Onpunto bana henüz maddi ve manevi bir şey sağlamadı. Sansürsüzlük iyi (ama onu zaten 10 yıldır internette yaşıyorum), çünkü sokak dili kullanıyorum arasıra ve bu insanları incitiyor ama buna aldırmıyorum. Faşizmin ve engizisyonun göbeğinde kibarlık düşünecek durumum yok. Blogdan veya internette arkadaş edinmeyi tiksindirici buluyorum. Tüm bloglarda bana gelen tüm arkadaş ekleme taleplerini reddettim. Asosyal ve anti-hümanistim ya da huysuz moruğun tekiyim. Düşüncelerimi ifade etmeyi zaten çoktan başardım, bir gün anlaşılmayı umuyorum, kabul edilmeyi değil.

7-       Onpunto'da yazmayı, hayatınızın birinci önceliği mi, yoksa hobi olarak mı tanımlıyorsunuz?

Yazmayı hobi olarak görenlerden tiksiniyorum. İnsan bunu söyleyebiliyorsa, kendinden utanmalı. Yaşam yazıdan önce gelmez, yaşam düşünceden önce gelmez. O hayvanlar içindir. Yazmak benim tek yaşama nedenimdir, varlık nedenimdir (raison d’etre). Onpunto veya başka bir blogda olmak değildir. Her durumda, yılda 1.000-2.000 sayfa yazıyorum. Yazdığım 20.000 sayfanın 1.000’i tümüyle yok oldu ama buna aldırdığım yok.

8-       Etrafınızda olan bitenlere, bu haber olabilir, yazı yazayım, fotoğraf çekeyim, gözüyle bakıyor musunuz?

Sözel, işitsel ve görsel olarak kaydedilebilir değerdelik ölçütüm var. Radyo dinleme geleneğini sevdiğim için ve bu konuda ortalık çok boş kaldığı için, en çok işitsel kaydı önemsiyorum. Pazarlarda, otobüslerde dinlediğim insan sohbetleri tam Hüseyin Rahmi’lik. Geçmişteki güncelerime bakarak da, kendi ölçütlerimi sınarım. 24 yıllık sürekli günce sonunda bir rota tutturmuşa benzerim: Gündelik yaşam kültüroloğu.

9-       Gazete, radyo, tv’lere ve gazetecilere güven duymamanızdan dolayı mı burada yazıyorsunuz?

Komprador kapitalistlerden tiksinmeme karşın, herhangi bir radyoda, televizyonda, gazetede çalışabilirim ve yazabilirim. Sonuçta, burada da tiksindiğim kişiler var ama burada da kalıyorum. Benim için her yer bir cehennem: Gerizekalıların ve karacahillerin cehennemi. Bahsettiğim ümmiler değil, kendini okur ve yazar sananları kastediyorum. Yeryüzü’nde asal yalnızım.

10-    Onpunto.com, alternatif bir medya alanı yaratabilir mi?

İdi ama şu an hayır. Bunu yapamayacağını, aslında denemeyeceğini son birkaç ayda kanıtladı. Televizyon dizisi, cinsellik, futbol gibi en bilgi faşizmi konulardaki yazılar diğerlerini boğuyor. Biraraya gelmemesi gereken metinler yanyana duruyor. Ortalık kerhane mangalı gibi. Ancak, vurgulamak isterim: Hem gazete olarak, hem internet medyası olarak herşey yapılabilir durumda, istese onpunto da yapar. Altan’ın çıkacak olan Taraf’ına karşın, bugün Türkiye’de 500.000 tirajlık bir gazete okuru boş alanı var. İnsanlarda para da var. Becerememişlerin yaptıklarını yapmayıp, yapmadıklarını yaparsa, herhangi biri bunu becerir. Heykelde olduğu üzere, bir şeyin varlığı denli, yokluğu da görünür olabilir.


(15 Kasım 2007)

Onpunto’ya Veda

1 Nisan olsa, şaka sanacağım.

Yıllarca, matbu dergilerde başıma gelen, internette yine başıma geldi, yani internette daha önce de olmuştu.

Sıfırdan günlük 20.000-30.000 tiraja ulaş ve siteyi kapat.

Hiçbir açıklama yok. Bu, basın ve internet etiğine hiç mi hiç uymadı.

Nasıl olsa, gerçek durumu birkaç aya kalmaz öğreniriz. 2 kişinin bildiği şey sır değildir çünkü.

Üstelik siteden alacaklı da kaldım. Üstüne bir bardak soğuk su içeceğiz demek ki. Zaten alışığımdır teliflerimin ödenmemesine. Bir dans dergisine, bu işe para ve gönül koydukları için, sevinçle telifsiz yazı veririm, verdim de. Ancak, karşımdakiler zengin olunca, durum başka.

Onpunto’ya bildiğimiz yarış için gitmiştim. Son 3 ayda 3 kez belli derecelere girdim. Hiç olmazsa, bunu gördüm: Yaşlandık ama gençlerle yarışabiliyoruz.

Yazık oldu Yurtsan Bey’e... Gerçekten bu işe çok emek harcadı.

Güle güle Onpunto. Seni ironiyle anımsayacağım daima.


(9 Temmuz 2008)

Onpunto’ya Dürbss

Bugün Türkiye’nin 3 büyük blog sitesi var:

Blogcu günde 600.000, Milliyet Blog 50.000, Onpunto 30.000 okur çekiyor. (bakınız: Alexa)

Blogcu sırtını kalabalığa, Milliyet medyaya sırtını dayamış duruda. Onpunto ise sırtını ciddiyete dayamış durumda idi.

Ancak, sapmalar artık aşırı duruma geldi.

Bir: Futbol.

İki: Seks.

İkisi de faşizmin sacayakları.

Üç: Tavşana kaç, tazıya tut, tutumu. (‘Kırmızı köşe’ geyiği.)

En ciddi konu yazışılırken, dibinde gayet abuk sabuk konular yazıktırılmakta. O durumda, ne diyeceksem, ağzımda küfür durumuna dönüşüyor, siteye doğru.

Bakınca, ‘noluyoz lan, birileri bizi düdüklüyo mu?’ durumu oluşuyor.

Karar verin.

Ciddi misiniz, yoksa dağıtacak mısınız?

Ortada kalmayın.

Malumunuz: Ortadaki sandık...

Dağıtacaksanız: Gömün...

Ciddiyseniz: Dürbss...


(25 Ekim 2007)

Blogculuk 10: 250 Blogun Ardından

Bu, 250. blogum (birini yanlışlıkla sildim). Milliyet Blog’a katıldığım gün olan 16 Ağustos 2006’dan 250 gün sonrası, 24 Nisan 2007 ediyor. 250.000. tıklanmama 16 Mart 2007’de (211. günde), 300.000. tıklanmama 8 Nisan 2007’de (234. günde) eriştim. 250 gün, 250 blog, 250.000 tıklanma. Bu veriler ışığında, kullanılan süreyi bir değerlendireyim:

TASARIM

17 Ağustos 2006’da aşağıdaki başlıklarda, ayraç içindeki sayılar kadar makale yazmayı tasarlamıştım:

Bilim (100 = (5+5=)10x10)
Temel
Fizik, Jeoloji, Klimatoloji
Kimya
Biyoloji, Botanik, Zooloji, Tıp
Matematik, Geometri, Topoloji, Mantık
Teknoloji
İnsan
Tarih, Siyaset, Ekonomi, Haber
Hukuk
Ahlak
Din
Kültüroloji, Zihinbilim, Toplumbilim, Dilbilim
Sanat (100 = 10x10)
Estetik, Sanat Tarihi
Mimari
Heykel
Resim
Fotoğraf
Sinema
Müzik
Yazın
Tiyatro
Dans
Düşün (50 = 5x10)
Ontoloji
Fenomenoloji
Epistemoloji
Mantık
Diğer
= 250

Açıklama: Bir metin birden çok, kimi 3-4 başlığa dahil edilebilir. Örneğin ‘Boyut Fermuarı’, hem matematik, hem de fizik başlıklarına dahildi.

UYGULAMA

17 Haziran 2007’de aşağıdaki başlıklarda, ayraç içindeki sayılar kadar makale yazmış durumdayım:

Aşk / evlilik (psikoloji) (2)
Bilim (6)
Biyoloji (2)
Blog (internet < teknoloji) (9)
Danışmanlık (ekonomi, psikoloji) (3)
Dans (3)
Dilbilim (1)
Döviz / altın (ekonomi) (1)
Dünya kadınlar günü (tarih) (1)
Edebiyat / şiir (4)
Ekolojik yaşam (botanik, zooloji) (1)
Ekonomi / finans (2)
Felsefe (14)
Fotoğraf (3)
Gündelik yaşam (kültüroloji) (3)
Haber (tarih, siyaset) (38)
Heykel / seramik (2)
İnternet (teknoloji) (4)
İstanbul (kültüroloji) (1)
İş yaşamı / kariyer (ekonomi) (2)
Kadın modası (kültüroloji) (1)
Konut kredileri (ekonomi) (1)
Küresel ısınma (jeoloji) (1)
Matematik (4)
Mizah (blog < internet < teknoloji) (1)
Müzik (3)
Psikoloji (2)
Resim (1)
Sağlıklı yaşam (tıp) (1)
Sanat tarihi (estetik) (2)
Sinema (8)
Sivil toplum kuruluşları (siyaset) (1)
Siyaset (4)
Sosyoloji (7)
Tarım / hayvancılık (botanik / zooloji) (1)
Tarih (98)
Teknoloji (2)
Tıp (6)
Turizm (ekonomi, kültüroloji) (1)
Uzay (teknoloji, felsefe) (6)
= 250

Bilim (210) + Sanat (26) + Düşün (14) = 250

Açıklama: Bir metin birden çok başlığa katılabilir. Örneğin blog hakkındaki metinler, felsefe ve teknoloji (< internet < bilim) başlıklarına girebilir.

Sonuç: Bu ortama gelirken tasarladığım şey, 1 yıllık ve 250 parçalık bir projeydi ve bu tasarımın gerçekleştirilmesi, zamanından önce tamamlanmış oldu. Böylelikle internet ortamında, Türkçe’deki ilk ve tek ‘gelecekbilim kitapları dizisi’ yaratıldı ki 5 kitaplık (kuram, olgu, praksis, güncel, seçki) ve 600 sayfalık bir hacimden sözediliyor. Bundan sonra gelecek makaleler, yalnızca söylemimi pekiştirmek ve gündemden düşmemek için olacak. Güncel konular üzerinde izlek gitmek, tekrara düşmemek için uygun olacak.

Karamsar gerçekçiliğim bakidir. Örneklersek: 8 aydır, bu işle profesyonel olarak ilgilenmesi gereken özel ve tüzel kişilerden tek bir tepki almış değilim. Bunu bırakın, kendilerine ilettiğim metinlere de tepki vermediler. Ancak genelkurmay başkanı, kaos matematiği içeren konuşmalar yapmaya başladı.

Nice yıllara, pardon milenyumlara…


(14 Nisan 2007)

Blogculuk 9: Bloglarda Okumadığım Konular

Aslında okuduğum konuları saysam, daha kolay olur ama böyle olsun:

Futbol başta olmak üzere spor, burç, kariyer, aşk, cinsellik, aile, mizah, moda. Daha vardır da, ilk aklıma gelenler bunlar.

Neden bunları okumuyorum?

Öncelikle, sinirlenip tansiyonum yükseldiği için. Sonrasında, bunların bir insana herhangi pratik veya teorik bir katkıda bulunmayacağını düşündüğümden dolayı.

Beni asıl ilgilendiren yazılar, bilmediğim şeyleri bana öğreten, yeni bir bakış açısı kazandıran, bir de aşırı dürüst yazılar. Sonuncular için ayrıca, bu toplumda dürüstlüğün bedeli oldukça acı ödetildiği için, aynı zamanda yorum yazıp, bir usturmaça görevi üstlenmek için.

Blogculuk hakkında son zamanlarda yazılan yazıları çoğunluk okuyorum. Yazmak hakkında bu kadar farklı düşünceler olabilmesi bana acaip geliyor. Bunun nedenini, yazar arkadaşların az okumasına bağlıyorum, çünkü yazmak hakkında yazarlar çok açıkseçik izlekler bırakmıştır ki ‘100 oku, 10 yaz, 1 yayınlat’ bunlardan birisidir.

Okurken çok sinirlendiğim ve okumayı yarıda kestiğim yazılar da var. Bunlar, yazmayı ve yazarlığı, üstelik kendi kişiliklerinde, aşırı irtifa kaybına uğratanlar. Okumaktan ve yazmaktan korkulan, okuyanların ve yazanların aşağılandığı bir toplumda bunu yapmak, ancak ‘kapıkulluğu’ olarak nitelendirilebilir.

Buradaki 1.500 kişinin yazıyı ve blogu, Amerika’yı  yeniden keşif düzeyinde ele aldığını görüyorum. Yazmanın ‘sin qua non’ (olmazsa olmaz’ kurallarını bireyler tek tek değil, tüm yazarlık tarihi anonim olarak belirlemiştir ve öyle kolay kolay yeni şerh yazılmaz. Güneşin altında söylenmedik söz söyleyecek varsa, buyursun. Yoksa, bin yazıp, bir yayınlatsınlar.


(4 Nisan 2007)

Blogculuk 8: İstatistikler Ne Diyor?

Blogculuk tam moda oldu:

27 Mart 2007 günü saat 21:32 itibarıyla 1 günde:

“49.800 kez blog okunmuş,

10.088 çeşit blog okunmuş,

107 adet blog yazılmış.”

28 Mart 2007 günü saat 22:33 itibarıyla 1 günde:

“51.271 kez blog okunmuş,

10.347 çeşit blog okunmuş,

149 adet blog yazılmış.”

(Tam günlük (= 24 saatlık) ortalama için, bunların ortalamasını 1,1 ile çarpabiliriz.)

Toplam blog sayısı 20.000 civarında olmalı. Bu sayıya, buluşma (Ocak 2007 sonu) civarında 10.000 olan toplam blogun, görünen hızla haftada 1.000 tane arttığı varsayımıyla ulaşıldı. Her gün bunların yaklaşık yarısı okunuyor demektir. O yarısı da, en çok yazanların yazılarıdır demektir. Belirli bir konuyu özellikle arama, henüz burada geçerli değil ki bunu bir ara ana sayfaya konan arama sözcüklerinden anlayabiliyorduk.

Günde 150 blog yazılıp, 10.000 blogun okunması, gazete okuru eğilimlerine ters bir durum. Günlük yazar sayısı, 1.500 civarındaki yazarın ancak 10’da 1’i ki bu matbu gazetelerde ½ veya 1/3 oranında olur. Demek ki diğerlerini geçmiş günlere gidip okuyorlar. Demek ki okurlar her gün bloglara girmiyor. Girince de, (blog sayısı / blog çeşidi) 10 tane civarında yazı okuyor, bunların da 10’da 9’u eski yazılar. Normal gazete okuru, köşe yazarının önceki yazılarını pek okumaz. Bunun için bir sürü neden sıralanabilir ama en çok yazının güncelliğinin yitmesi kabul edilebilir ki Milliyet Blog’da güncel yazı sayısı göreli az olduğuna göre bu neden önemli olsa gerek. Sonuçta, okumam olalı beridirki 41 yıldır burçlarla ilgili aynı şeyler yazılıyor.

Sayfası en çok görüntülenen kişinin tıklanma sayısının limitte, toplamda bloglara giren kişi sayısı olabileceğini kabul edebiliriz ki bu şimdilik 1 milyon. Bu durumda, blog okurlarının bloga girme süresi ortalaması 150-200 gün arasında demektir. Ya da 50.000-60.000 civarında makale okuyan ciddi okur ve 940.000-950.000 arasında yazar sayfası tıklayan hercai okur var demektir.

Bloglara gelmeden önce de Yazar olanların sayısında ciddi bir ilerleme var. Bunun esbab-ı mucizesini merak ettim doğrusu. Okura ulaşamama, Türkiye’deki yazarların en ciddi sorunlarından birisidir, bu olabilir.

Blog yazarlarının, köşe kadılarına karşıki şansı şu: Köşe kadıları ortalama 25 yıldır yazdıkları için, hem blogcular kadar imla hatası yapmazlar, hem de aklına ilk gelen konuda yazıktırmazlar. Bu da blog okurlarını, biraz arabesk bir yaklaşımla, ‘ha, böylesini ben de yazabilirim, öyleyse onu okumayı sevebilirim’ biçiminde çekiyor olabilir.

Tabii, limitler var. Milliyet’in günlük tıklanma sayısı, Alexa’ya göre günde 2 milyon kişi civarında. En çok tıklanan yazarın buna ulaşması, 1 yıl veya daha çok süre alır. O zaman tam harita noktalanmış olacağa benzer.

İlk yaprak dökümleri de bu arada başladı. Böylelikle, yazmanın çoğu kişi için sağanak yağmur gibi sürekli olmayacağı da ortaya çıkmaya başladı.

Yazarların demografik dağılımına gelince: Eşcinsel, kriminal, vicdani retçi, uyuşturucu bağımlısı, evlilik dışı çocuk yapmış anne gibi toplumun gerçekten ayral (deviant) ve farklı düşünceli ve edimli kesimlerini buraya getirebilmek önemli. Demokrasi, 20 tane sazın çoğulluğu değil, 20 tane farklı çalgının orkestrasyonudur.


(26-28 Mart 2007)

Blogculuk 7: Amorf Bir Yığın Olarak Milliyet Blog Yazarları

Milliyet blog yazarları blogculuk üzerine epeyi kafa yoruyorlar.

Bu konuda yazan bir arkadaşın metnine yorum gönderdiğimde, Milliyet blog yazarlarını ‘amorf bir yığın’ olarak nitelendirdim. O da, yanıtında bunun kötü bir şey olmadığını belirtti.

Bunun üzerinde düşündüm ve bu metin ortaya çıktı.

Öncelikle, amorf bir yığın olmak, 12 Eylül 1980 darbesinin bir sonucu. 12 Eylül öncesinde toplum, birbirini öldüren hiziplere bölündüğü gerekçesiyle, 12 Eylül ertesinde çok sert bir apolitizasyon süreci uygulandı. Bunun sonucunda, konsantrasyonu, oryentasyonunu (yönelimi) ve motivasyonu sıfır olan bir, hatta birkaç kuşak yetişti. Darbe ertesinde, 3 liberalizm de dayandığı için, bu kuşaklar tüketim toplumunun popüler kültürü takıntılı bireyleri oldular. İşte bunlar amorftur ve bu nedenle bu tür amorfluk gerçekten kötü bir niteliktir.

Amorfluk, toplumda rasgele dağılımlar olduğu zaman da ortaya çıkar. Oysa ki son 47 yılda, tüm darbelere ve tüm liberalizmlere karşın, şeriatçı, uç milliyetçi, orta sağ ve orta sol biçimindeki siyasal dağılım hiç değişmeden süregeldi. Buradaki amorfluk değil, tersine çok açıkseçik bir morfoloji var.

İnternete bakalım:

İnternet cemaati oluşturmada öncülük ‘Ekşi Sözlük’e ait. Onlar, ‘Thema Larousse’ gibi tematik bir morfoloji oluşturacaklarına, tam da benim kastettiğim anlamda bir amorfluğa vardılar.

İkinci sıradaki ‘Blogcu’da başlıklar gayet açıkseçik bir kültürolojik morfoloji sergiliyor: Yaşamı 24 saat eğlence olarak görme eğilimine bağlı olarak, prozak toplumunun ‘lay lay lom’cu ama derin depresyonda bireylerinin biçimi bu.

Konunun global lideri ‘Blogger’, Türkiye için ayrı bir liste içermediği için, ilk önce orada başlayan blogculuğun seyir defterini bilemiyoruz ama ergeç bir akademisyen, onun da hakkından gelecektir.

Gelelim buraya ve bize:

Bizler de akademik araştırma konusu olduk. Herhalde bu akademik yıl sonunda konusu olduğumuz tez sunuma geçer ve bizler de, kendi yanıtlarımızı burada aktarma olanağına kavuşuruz.

7 aylık ve yüzlerce blogluk okumalarım ertesinde, buradaki haritanın amorf olduğunu rahatça söyleyebilirim.

Kendimce nedenlerini de sıralayayım:

Öncelikle, bireyciliğimiz, geçmişteki cemaatçi toplumculuğumuz gibi hastalıklı. Kişiler arası mesafeye dayalı değil, samimiyete ve dolayısıyla hayalkırıklığına yönelik hastalıklı bir hümanizm var ortada. Bize popüler kültür aracığılıyla aktarılan sevgi yanılsaması yaşanabilir bir şey değil, filmlerdeki aşklar gibi.

Keza, siyasal eğilimlerimiz de öyle. Milliyetçiliğimiz, onyıllarca sürecek toplumsal bir tedaviyi gerektirir durumda. Vatan için yaşama ve yaşatma yerine, şehitlere ağlama takıntısı zorbaca dayatılıyor bizlere.

Global liberalizmin çok net bir gündelik yaşam vizyonu vardır ama bizim dolar milyarderlerimiz böyle bir şeyin ulusal düzeyde kendilerine de gerektiğine henüz aymadılar. Yarışma şablonu satın alınca, o programın Türkiye gerçeklerine uymayıp, seyirciyi bir de tüketim toplumuna tepkili duruma getireceğine de aymadılar.

İşte bu iki cami arasında binamazlık veya ‘ne doğulu kalabilme, ne batılı olabilme’ amorfizmi tam bir hastalık olarak bünyemize işledi.

Bu amorfizm birkaç tarihsel koşulda işe yarar:

Savaş durumu, göçerlik durumu, hızlı gelen iklim değişimi gibi doğal afetlerde. Yani kabaca krizlerde amorfluk, çok az sayıdaki bazı bireylerin tek tek karlı çıkacağı ama toplumun toplamda zarar göreceği bir ortam yaratır.

75-80 milyonluk kitle bir cehenneme süreklendiğine henüz aymadı. Yurtdışına kaçmak isteyen 50 milyon kişi ama isteyerek giden yalnızca 1 milyon kişi ki onlar da Alamancı olup, yine iki arada bir derede kaldılar.

Sözümü ekstrem ama gerçek bir örnekle bağlayayım:

13 Eylül 1980 sabahı, bir arkadaşımı dayısı Kaş’a götürür ve der ki

“Naha karşısı Meis, naha 10.000 dolar. Gidiyor musun, kalıyor musun?

Arkadaşım kalır ve 12 sene hapis yatar. Üzerine bir de içerideyken açlık grevi sırasında Korsakoff semptomu kazanır.

İşte amorfluğun er geç varacağı felaket budur:

Geçmişini unutma hiçliği…

Dipnot: Bu metnin yazılma günü olan 12 Mart’ın neyi hatırlattığını, bu metni okuyanlardan kaçı biliyor?


(12 Mart 2007)

Blogculuk 4

04.12.06

BLOGCULUK 4

Milliyet blog doktora tezi konusu oldu. Bu işin ciddi bölümü. Tez Hanım’ın talebi üzerine, bu konuyla ilgili düşüncelerimizi, tezin yayınlanmasından sonraya bıraktık.

Milliyet blog çok yakında Reha Muhtar’ın programına da konu olur. Bu işin gayrı ciddi bölümü. Bu iş için, ‘big brother’ adayımız da belli. Yalnız, o yunusun nereye sokulacağını pek merak ediyorum doğrusu.

Bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şu:

21. Yüzyıl’da, yepyeni medya kaynakları yaratılma yolundayken, tamamen epeski alışkanlıklar neyin nesi oluyor?

Epeskiler mi?

Refleks yavaşlığı, iletişim eksikliği, ortalığı devlet dairesine çevirme yaklaşımı (eskiden medyatörler dokunulmaz devlerdi). Say say bitmez. Yakında Kafka’nın ‘Dava’sını oynayacağız: Görünmez yargıçlarımız kimlerdir acabası?

Haa, yepyeniler mi?

Onlar da epeski: Yazarlar okumaz olduğu için, ‘ay yepyeni gıcır laço’ diye yazılan konuların, medyada artık Pinochet turları attığı gerçeğini bilmeme rahatlığı.

Kardeşim, insanın ‘dünya tatlısı’ çocuğu olmaz. Hacı Bekir lokumcusu mu burası?

Hadi bir hata ettin. Elma şekerinin sapı elinde kaldı. Onu, ne demeye millete lanse edersin?

Dünya aşk meşk üzerine değil, para üzerine dönüyor. Yazacaksanız, anafikir üzerine yazın. Belkim, biz de nasipleniriz.

Biz blogcular, hamamda kendi sesini güzel bulan deliler korosu gibi olduk çıktık. Kapitalizmin yeni oyuncağı bugün bu. Yarın şu olur, bizi de aynen çöp tenekesine… Ondan sonra, gelsin Şener Şen’in ‘Arabesk’teki şarkısı: “Terkedildim, terkedildim…”

Daha yazacak çok şey var ama bu metin bakalım 3.000 metre ‘steple’da ne yapacak? Kolay mı, top geçer, adam geçmez…

Dipnot: Metin yayınlanmadı.


Blogculuk 6

Öncelikle birkaç gündür izlediğim sayıları bir aktarayım, diğerleri de benzerdi:

07.02.07 için saat 19:30 itibarıyla geçerlidir:

Bir günde:

“31.824 kez blog okundu.

7.074 adet blog okundu.

112 adet blog yazıldı.”

Bu verilere bir bakalım:

Öncelikle okunan blog sayısı, yazılan blog sayısının epeyi katı durumda; yani okunan eski yazılar, yeni yazılardan katlarca çok. Bu konuda yakınan yazarlara belirtilir.

Ara nağme: Kendi hesabıma, 6 ay önce yazdığım bir metnin bugün bile 1 okur tarafından bile okunmasını, gelecekbilim açısından çok işlevsel bulurum. Bu proje gelecekte tasfiye edilecekse bile, şimdilik daha 5 yıl orada duruyor olacak. Ben de, ana arzum olan, geleceğe seslenme işlevimi yerine getiriyor olacağım. Bu sonuç beni şaşırttı açıkçası. Şerh: Okunmak, anlaşılmak demek değildir tabii ki.

1.100 küsur yazarın 110 küsur metin yazması ise, bir yazarın ortalama 10 günde bir yazıyor olduğu anlamına gelir. Ayrıca, yazar başına düşen metin sayısı bir türlü 10’dan 20’ye çıkamadığı için, yazarlarımızın çok metinden değil de, az metinden yakınması gerektiği sonucunu imler. Ya da başka bir deyişle: Yılda 35 yazıyla yazar olunmaz, hele hele bu metinlerle hiç olunmaz.

İlk hiperaktif 10 yazarın günde 1 metinden çok yazıyor olması, tuhaf bir biçimde sonucu pek etkilemiyor. Eh metinlerinin de, yavaş yavaş araya kopya kağıdı konmuş gibi olmaya başlaması da, tarihin ironisi diyelim. (Bendeniz, herhalde 9.’culukla 11.’lik arasında asansör takım olmuş olmalıyım.)

Sayfası görüntülenmeyle, metinlerinin toplam okur sayısı arasındaki oranın 1/3 ila 1/5 arasında olması, Milliyet blogun ‘chat’ veya muhabbet sayfalarıyla karıştırıldığının bir göstergesi olsa gerek. Oradaki 3-5 paragrafla kimi nasıl beğeneceklerse…

Kendi metinlerimin aldığı mesaj ve yorumlardan edindiğim bir izlenim de şu: İnsanların beynine giden, kulak ve gözden başka yollar da var. Sağ yönü imleyip de, sol tarafta öyle bir şey olmadığını belirten tepkilerden sonra, işi tuluata vurmaya karar verdim.

Yazar sayısının 1.000’i geçmesi, 100 civarındaykenden daha değişik bir panorama yarattı: Bu 1.000 kişi demografik açıdan, asıl internet kullanıcısı 1 milyon kişiyi resmettiğinden dolayı, çokluk bizi daha önceki e grup dağılımına geri taşımakta. Yani: Bu ülkede dişe dokunur 1.000 yazar çıkmadığı gibi, dişe dokunur 1.000 aday da çıkamıyor. Gerisi havanda su dövmek olmakta. Bir de azınlık klanı, imtiyazlarını kaybetmekten dolayı matem tutmaya başlayabilir. Düşünsenize: Olimpiyat Stadı’nda bir yazar buluşması: 100.000 kişi birarada, Orhan Abi söylüyor: Biraraya gelemeyiz. (Üzmeyin kendinizi, Ekşi Sözlük de aynı batağa saplandıydı.) Ne güzeldi ama Taksim Meydanı’nda 3 kişi gözgöze, çiçekler böcekler.

Toplam olarak Milliyet blog, tam da halkımızın şu anki kültürolojik eğilimini simgeliyor:

Ortada ööle bir moda değişiklik rüzgarı var: Aynı rüzgarı yiyip, yokuş aşağı uçan da var, yokuş yukarı uçan da (zaten bu yelkencilikte de mümkündür, bilenler bilir)…

En üzüldüğüm durum şu: Bu modayı da, obur netizenlerin yutup bitirivermesine az kaldı. Hele gelsin küçük bir kriz, hele bir teknelerin salmaları bir titresin, bakın görün o zaman tekneyi önce hangi fareler terkediyor…

Dipnot: Millliyet blog, Türkiye için e gruplardan ve bloglardan sonra gelen üçüncü dalga. Daha öncekilerin hatalarını yinelemekle ve epsilon sevaplar kazandırmakla meşgul… Kardeşi Hürriyet, 6 aylığına yitirdiği, internet izlenme oranında yeniden onu yakaladı, bu bile başlı başına yeterli bir gösterge (bakınız: ‘alexa com’).


(7 Şubat 2007)

Blogculuk 5

‘Time’ dergisi, temelde blog yazarları nedeniyle, internet kullanıcılarını yılın kişisi seçmiş.

‘Time’ gazetecilik açısından güvenilir bir kaynak değildir. Yazılarında okur manipülasyonu her zaman mevcuttur. 30 küsur yıldır izlediğimi için kesin konuşuyorum.

Böyle bir yayın organının, okurları artık medyayı etkiliyor saymasının ancak tek bir anlamı olabilir: İstenilen sonuca ulaşıldı. Blogcular bir güzel asimile edildi.

Blogculuk yeni bir oyuncak. Ancak ondan önce, forumlar, listeler, e gruplar, gazete okur yorumları, köşe yazaralıran yazılan elektronik postalar zaten vardı. Özellikle e gruplar, düzey olarak blogcuların oldukça üzerinde seyrederdi. Artık internet de moda dahilinde seyrediyor, e grupların modası geçti. Bunun da yine dolar milyarderlerinin, orayı satın almasıyla çakışmasının herhalde bir anlamı olsa gerek. Yeni oyuncak ‘youtube’un 1 yıl içinde ne duruma dönüşeceğini hep birlikte göreceğiz.

Bu da bir iş. Bunun bir iş olduğu yazarlara para ödenmemesinden ve sayfalara koyulan reklamlardan belli.

Yani 2 sonuç var:

Birşeyler yapıyormuş zannederken, hiçbirşey yapmıyorluk ya da aslında ‘-mış gibi yapıyorluk’ ve kendi üretimine para ödeme neo-kapitalizmi.

Sivil toplum örgütleri, menopozunu geçmiş hayırsever yaşlı kadınlardan çok çektikleri için, varlıklarını dönüştürmeye çabalamaya başladılar.

Para kısmında ise, elbette yanlış hesap Bağdat’tan dönecek.

Benim en çok hoşuma giden gelişme, profesyonel gazetecilerin mesleklerinin ellerinden gidebileceğini ayırsamaya başlayıp, feryad-ı figan etmeleri.

Sanırım, buluşma ayarlandı. Bu konudaki gelişmeleri de büyük bir keyifle izleyeceğim. Blog içi evlilikler, blog içi aldatmalar, gazetelerde bloglcuların saçsaça başbaşa kavgaları az sonra…

Dipnot: ‘Blogculuk 4’ engeli geçemediği için bu 5. oldu.


(19 Aralık 2006)